Son Ada

Son Ada

Hayatımdaki önemli figürlerden biri oldu Zülfü Livaneli. İlkokulda onun gibi olsun istedim sesim, ortaokulda onun kadar çok şey bilmek istedim, lisede onun gibi çok yönlü olmak, üniversitede onun gibi siyaset yapmak istedim. Tüm bu zaman içinde dönem dönem kızsamda, dolaştığı suların gittikçe tuzlu denizlerden tatlı sularla dolu göllere  dönüştüğünü görsemde, onu hayatımın referans noktalarından biri olarak olarak tuttum hep. Tüm şarkılarını dinledim, tüm kitaplarını okudum. Ve tüm bunlar olurken ben büyüdüm.

Son kitabı, Son Ada. Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm’le, Leyla’nın Evi’yle, Mutluluk’la karşılaştırınca hayal kırıklığı yaratabilir. Ama bu karşılaştırma pek doğru da olmaz sanırım. Çünkü Son Ada’nın farklı bir yeri var sanki Livaneli’nin külliyatında. İyi bir roman yazmaktan ziyade, sanki ne zamandır söyleyeceği şeyleri artık söylemek istemiş bu kitapla. Darbeci Başkan’ın kim olduğu malum, sanki o gitmeden ona söyleyeceklerini söylemiş. Beddua gibi bir sonu var zaten. Okuyucular da yazar da bilir böyle öyküler sadece Fakir Baykurt kitaplarında böyle biter. Ama okuyanlar da, yazanlar da; öyküler, romanlar ve hayatlar böyle bitsin isterler.

Mekanizması oldukça basit bir kitap. Neredeyse kör gözüne parmağım. Biçimsel olarak daha önce denenmiş bir kimliksizleştirme, hiçkimseleştirme ve böylece aslında herkesleştirme isteği var. İşte bu yüzden de isimler değil, numaralar var.

Kitap, sonunda bana kalırsa oldukça cesur bir özeleştiri barındırıyor. Politik olarak durduğu yeri ve siyasi tarihini düşününce “Martılar ise karşı koydukları ve uzlaşmadıkları için kazanmıştı” tespiti anlatıcının ağzından dökülmüş Livaneli’nin kendi iç hesaplaşması gibi.

Can Yücel’in çok sevdiğim şiirinin son dizesi gelir aklıma, ne zaman martıları düşünsem; “Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin…”

 

Martılar Ki

Günlerdir körköstebek nefsimle öyle hırlı
Ve öylesine harlı ki
  esrik nefesim
Bir kibrit tutsam parlayacak.
Bir sarnıç gemisi diyecekler alev almış
Boğazın iki yakasından

oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavi
Gelişi güzel mi güzel bir ocak
Suların ortasında sevgili öfkemle benim
Yanacak bahar erişinceye değin
Soğuktan morarmış kanatlarını
  ısıtsın diye martılar

Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin

Can Yücel

nerde o eski mahpushaneler

nerde o eski mahpushaneler

Hüsranla sonuçlansa da seçim dönemi, sonrasında sanki daha iyi, daha güzel bir adama dönüştü Baskın Oran. “Hoca”m, daha “Amca”laştı bana kalırsa.

Baskın Oran’la ilgili bildiklerim, okuduğum bir kaç yazısı, dinlediğim bir kaç söyleşisi ve hakkında yapılan sohbetlerle sınırlıydı. Tabi bir de editörlüğünü yaptığı Türk Dış Politikası kitabı var. Bayağı “kürsünün arkasındaki hoca” görüntüsüydü bendeki aksi.

Bu yılki kitap fuarında iki kitabını gözüme kestirdim (muhtemelen yazının ilk cümlesinde söylediğim sebepten ötürü). Baskın Oran’ı daha bir amca’laştıran, şimdiye kadar gördüğüm yüzünden daha farklı, daha insan, daha içten bir yüzü anlattığını varsaydığım iki kitap. İşte bunlardan birincisi, Nerde O Eski Mahpushaneler!

Baskın Oran’ın 12 Mart döneminde, içerdeyken -pek de uzun sayılmaz bu süre- tuttuğu günce. Başından geçen insan hallerini anlatıyor. Zayıflıklarını, ikilemlerini, yanlışlarını pek de sakınmadan yazmış. Anılar her ne kadar hapis günleri ve duvarları ile sınırlı gibi görünse de, aslında geçmişten getirdiği  bağlar yüzünden pek daha eskilerden başlıyor, hapishane duvarlarının ötesine çıkıyor. Birlikte eylem yaptığı arkadaşları, üniversitedeki çalışmaları sırasında tanıştığı kişiler, doğum yapmak üzere olan karısı ve o dönemde dışarıda yaşanan hayat kitabın içine giriyor.

Kitaba yazarın hayatına indirgenmiş boyutta bakınca, askerliğe benziyor anlattıkları. Yada en azından “Lumpen Proleterya ile bir koğuşta yaşam sürdürmek” diye anlatığı o hayatı anlayabilmek için daha çok uyan bir dönemim yok hayatımda. Hocayı dürtükleyen gardiyanı okuyunca, aklıma askerde bana “hiç hayatında kazma sallamadın mı” diye çıkışan er geldi. Yazar koğuştaki kokudan bahsedince, yattığım koğuşun kokusunu anımsadım. Ama en çok ülke gerçeği ile yüzleşme halimizin benzerliği bana bu duyguyu yaşatan. Esrar’ın uyuşturucudan sayılmadığı hayatlar var bu ülkede (-Uyuşturucu madde kullanıyor musun ? -Hayır – Esrar içiyor musun ? -Tabi, arada içiyorum). Sapkınlığın bin türlüsü var, karanlık köşelerinde yurdumun. Kitapta gardiyanı emekli eden hikayelere benzer hikayeler, beni de insanlığımdan utandırmıştı askerde…

Okurken yüzümü güldüren, pek sık duymadığım sözler var kitapta:  Komün, Halo, Lennie, “Beni de camiden getirdiler”, kedili çuval, at hırsızı, kapıdaki kasket, “önce allah sonra odtü’lü öğrenciler”, “adını mülkiye koycem”…

Öğrenilecek, yapılacak şeyler de buldum kitapta: Kuseyri Olayı, Decameron, Şiilerin kelimeyi şahadeti, Aleviler ve tavşan, Sicimoğlu…

Hocamın kitabın başında söylediğini ben yazının sonunda söyleyeyim. Kitap, kitabın asıl kahramanlarından biri olan Tevfik Özdemir’e adanmış. Kitabın yazıldığı yıllarda, kum torbaları yüzünden harap olmuş böbrekleri yüzünden hastanedeymiş. Biraz araştırdım ama hakkında bilgi bulamadım. Daha fazla araştırmak istemiyorum, hoşuma gitmeyecek haberler bulmak istemiyorum. Umarım iyidir ve mutludur (Ne garip şey insan, benden bir nesil önce yaşamış, hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım bir adamın, tüm kalbimle iyi olmasını diliyorum şu an bu satırları yazarken). Nazım’ın dizeleri geldi aklıma, yazı da o dizelerle bitsin…

Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.

Yılardır pek bir anlamsız gelir, uç uç böceğini uçurmak için terlikle kandırmaya uğraşmak. Şu meşhur tekerlememsi şeyi çocuklar hiç sorgulamadan “annen sana terlik pabuç alacak” diye söyler ya, hiç düşünmezler mi acaba annem bana terlik alsa uçar mıydım diye. Hani pabuç filan tamam belki ama terlik!! Neyse bugün öğrendim, meğer terlik pabuç değil, telli pabuçmuş. Hani şu 80′li yıllarda çocukların deliler gibi peşinden koştuğu, gelin çiçeklerinden koparılıp verilen tellerden…

Sağolsun Baskın Oran…

Bazen hissediyorum bu ihtiyacı. Artık birşey düşünemeyinceye kadar, gerçek dünya ile bağlantımı koparıncaya kadar birşeyler okumak veya izlemek. Başka hayatlara girip, kendi hayatıma uzaklaşmak istiyorum. Bu aralar yine var bu his. Bugün beyin temizliğinin kabasını aldım galiba. İki kitap okudum. Saat mefhumuna uzağım artık. Sadece tatlı bir sersemlik var, daha da devam edebilirim temizliğe.

Ne zamandır yazmak isterim. Sürekli ertelediğim, hayatımın bir döneminde mutlaka yapacağımı bildiğim ama neresinden başlayacağımı bulamadığım birşey yazmak. Sanırım modern zamanların karalama defterinde yazmaya başlamak, öncelikle ne olursa olsun başlamak olacak. Güzel olacak…

Arturo Bandini’yim… Bir şehirler arası otobüs yolculuğunda, yolculuğun bitmesine pek az kala biten bir kitabı kapatıp söylemiştim ilk kez, yıllar geçti üzerinden.  Bu yazıları da, gelgitlerinde kendime baktığım sevgili dostumun adı ile yazayım istedim. Ben Arturo Bandini’yim…

Elimden geldiğince gerçek yazılar olacak yazdıklarım. Bunun için uğraşacağım. Maskelerden, korkulardan, beğenilmek arzusundan, kibirden ve gururdan soyunup yazacağım. Bunları yapacağıma değilse bile yapmaya uğraşacağıma inanabilirsin her kimsen sevgili okur…

Aklım – Fikrim

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.